Emma Orbach1 Emma Orbach2 Emma Orbach3 Emma Orbach4 Emma Orbach5 Emma OrbachDünyanın en prestijli okullarından Oxford Üniversitesi mezunu olan Emma Orbach (58), 13 yıldır medeniyetten uzak yaşıyor.

Emma Orbach bir müzisyenin kızı. Ebeveynleri Emma’yı ülkenin en pahalı yatılı okullarından birine göndermişler. Emma ardından Oxford’da başladığı Çince eğitimini dereceyle tamamladı. Böyle bir başlangıcın ardından hayatta ne isterse elde edebilirdi. Oysa Emma çok farklı bir yol seçti. Ormanda kendi inşa ettiği evinde, teknolojiden uzak bir hayat sürmeyi tercih etti.

2 keçisi, 7 tavuğu ve 2 atıyla birlikte modern hayattan izole bir şekilde yaşayan Emma Orbach, bu şekilde yaşamanın kendisini mutlu ve huzurlu hissettirdiğini söyledi.

58 yaşındaki Emma, tam 13 senedir bu şekilde yaşıyor, kendi enerjisini kendi üretiyor. Yakındaki bir su kaynağından da suyunu sağlıyor.

Eski kocası ve çocukları şehirde komforlu evlerde yaşayan Emma, nehirden su taşımayı, odun kesmeyi, sebze yetiştirmeyi, tavukları ve keçileriyle ilgilenmeyi seviyor.

Peki Emma, elektrik ve su tesisatı olmadan nasıl yaşıyor?
‘Kahvaltıdan sonra hangimiz piyanoyu kapacak diye yarışırdık. Anne ve babam fazlasıyla ilginç insanlardı. Babam vicdani retçi idi. O öldükten sonra annem bir sanat kolejinde kütüphaneci olarak çalıştı. Şu an 82 yaşında ve hala kasabada yaşıyor. Çocuk olarak, maddiyata önem veren bir yaşam anlayışından uzak tutulduk. Genellikle kırlarda gezerdim. Çiçekleri ve doğayı çok seviyordum. Kardeşlerimle yemeklerimizi ağaçların üzerinde yerdik. Gerçekten özgürdük. Herkesin yaptığını yapmak zorunda hissetmediğim için şükran duyuyorum. Bu hissi her zaman bir prensip olarak korudum. Bugün hayatıma dair her şey beni mutlu ediyor. Bir ormanda uyanmaktan, geceleri gökteki yıldızları izlemek, doğayla iç içe yaşamaktan mutluyum.’

Emma, medeniyetten uzak bir yaşam sürmesinin sebebinin ‘dünyaya daha az zarar vermek’ olduğunu söylüyor. Tuvaleti evinin hemen yanıbaşındaki ormanda bulunan derme çatma bir delikten ibaret olan Emma, ‘Lağım sistemi, kendi pisliğinizin sorumluluğunu almamanızdan başka bir şey değil. Pisliğinizi kendinizden uzaklaştırıp denize döküyorsunuz’

Kaynak: Milliyet   Alternatif kaynak: thefw.com ve DailyMail

Mark Boyle ve Freeconomy; ‘Meteliksiz’ ama daha mutlu bir dünya mümkün

31 yaşındaki İngiliz Mark Boyle, 2008 yılının Kasım ayında aldığı bir kararla ‘parasız’ bir hayata başladı. O zamandan beri bir karavanda yaşıyor, kendi yiyeceklerini yetiştiriyor ve kıyafetlerini Freecycle adlı internet sitesinden ücretsiz olarak alıyor ya da çöpten topluyor. Gazete bayiinden aldığı eski gazeteleri tuvalet kâğıdı olarak kullanıp, sahilde bulduğu mürekkepbalığı kemiği diş fırçasıyla dişlerini fırçalıyor.

Bir yıl boyunca, parasız, kredi kartsız, borç almadan yaşayabilir misiniz? Mark Boyle başardı ve tüm dünyada büyük ilgi uyandıran öyküsünü kaleme aldı. Boyle ile ‘Meteliksiz’ adıyla yayımlanan kitabını ve yeni hayatını konuştuk.

Mark Boyle, 32 yaşında bir İrlandalı, İrlanda’da dört sene işletme ve iktisat okudu. Para üzerine eğitim alsa da daha adaletli bir dünyaya inandığı için altı yıl İngiltere’de organik gıda firmalarında yöneticilik yaptı. Organik yaşam konusuyla ilgilenmeye üniversitenin son döneminde Mahatma Gandhi’yle ilgili bir kitap okuduktan sonra başlamıştı. Gandhi’yle tanışmadan önce, asıl planı; şirketler dünyasına dalıp en kısa zamanda, mümkün olduğunca çok para kazanmaktı. Hindistan halkının hayatını değiştiren Gandhi, onun da hayatını değiştirdi. Mücadelesine önce alışkanlıklarında ve yaşam tarzında bazı değişiklikler yaparak başladı. 2007’de Freeconomy akımını başlattı ve 2008 yılında ‘parasız yaşam’ sürdürme kararı aldı.

Parasız yaşamını tam da tüketim çılgınlığının başladığı Noel haftasına denk getirmesi ironik bir seçim olsa da kışın en sert günlerinin soğuğu elektriksiz, susuz, yemeksiz günlerini dayanması daha zor hale getiriyordu. Medya, deneyimlerini paylaşacağı blog’una büyük bir ilgi gösterdi. Bu arada bu bir yıl boyunca blog’una yazı yazmak için bir dizüstü bilgisayar ve sadece aranabilen bir mobil telefonu olduğunu hatırlatmamız gerekiyor. Bu iki elektrikli aleti şebekeye bağlanmadan geçireceği bir yıl boyunca ya rüzgar enerjisi elde etmek için kurduğu değirmenine ya da bisikletiyle onlarca kilometre yol yaparak ziyaret ettiği bir arkadaşına başvuruyordu… Arkadaşları ve ailesi onu hep destekledi ama maalesef kız arkadaşı bu tür bir yaşamı benimsese de böyle bir deneyimi kaldıramayıp onu yarı yolda bıraktı. Bir süre sonra kendini yalnız hisseden Mark, sevgili arayışına girdi. Blogunda: ‘Umutsuzca bir arayış içindeyim… Adım Mark, 29 yaşındayım, Bristol’de yaşıyorum. Bekar, parasız, arabasız, televizyonsuz ve işsiz (ama bazı kıpırdanmalar var). Kendi evim var (4 metrekarelik karavan)’ diye yazmıştı. Şimdi aradığı kişiyi bulmuş ve onun için ‘çok güzel’ diyor. Macera dolu bir yılın ardından nasıl bir hayatı tercih edeceği de merak uyandıran bir konu.

Biz de Mark Boyle’ye ulaştık. Kendi deyimiyle ‘satın almasız’ geçirdiği günlere devam edip etmediğini ve hayatındaki son gelişmelerin neler olduğunu sorduk.

– Neden parasız?
Para, biraz da aşk gibi. Bir ömür boyu peşinden koşturmamıza rağmen çok azımız paranın gerçekten ne olduğunu anlayabiliyoruz. Artık para bize değil biz paraya çalışıyoruz. Para ele geçirdi dünyayı.

– Parasız yaşamak mümkün mü?
Kulağa fantastik gelse de, bir yıl boyunca parasız hayat sürdürmek o kadar da kolay değil elbette… Ben de herkes gibi bir düğmeye basmamızla birlikte sonu yokmuşçasına akıveren enerjiye alışıktım. Kış mevsimini sadece güneş enerjisiyle geçirmek ilginç olduğu kadar insanı delirten de bir deneyim oldu. En basitinden, çamaşır yıkamak için önce sabun yapması gereken bir adamdan bahsediyoruz.

– Parasız adam olarak bu yaşam şeklinizi sürdürüyor musunuz?
Şu anda İngiltere’de parasız yaşayan bir topluluk kurma sürecini yürütüyorum. Arazi almak ve diğer konularla ilgili, bir süre için paralı ekonominin içine girdim. Ama kısa bir süre sonra parasız bir yaşam sürdürmeyi hedefliyoruz.

– Medyanın ilgisi devam ediyor mu?
İlk başlarda başaramayacağımı düşündükleri için sürekli takip halindeydiler. Bazen yalan yanlış haberler de çıkıyordu basında. Sağlık sigortasını arkadaşına ödetiyor gibi. Şimdiyse bazen artıyor, bazen azalıyor.

– Parasız yaşamla yoksulluk arasındaki benzerlikler nelerdir?
Yoksulluktan başka seçim şansı olmayan insanlar vardır. Parasız yaşamdaysa bir kişi seçilir. Bu seçilmiş kişi insanların yaşamı ve gezegen için sadeliğin yaşam içindeki önemini tespit eder, bunu insanlarla paylaşır. Parasız yaşamın yoksullukla ilgisi yoktur. Dünyada herkese yetecek kadar gıda var. Parasız hayat, yaşamanın yeni bir yolu hakkındadır. Dünyada yavaş yavaş var olmaya başlayan yeni bir bakıştır

– Küreselleşmeyle kapitalizm arasında bir paralellik var. Hatta teknoloji küreselleşmenin en büyük taşıyıcısı. Daha masum bir teknoloji kullanımı mümkün mü?
Her şey teknolojik. Dil, sayısal sistem hatta tuvalet. Teknoloji her zaman vardır. Esas soru şu; sürdürülebilir midir? Benim düşünceme göre teknoloji sürdürülebilir olmaktan uzak.

– Para ve vicdan arasındaki ilişki hakkındaki görüşünüz nedir?
Paranın bizim yakın çevremizle ve diğer çevrelerle bağlantısı kesik.

– Dünyada birkaç permakültür yaşam alan oluşturuldu. Bu alanlar sizce gelecek için umut veriyor mu?
Evet, mevcut planımız da bir permakültür projesi. Eğer gelecekte hayatta kalmak istiyorsanız bu bir gereklilik.

PARASIZ YAŞAMANIN SIRLARI

Mark Boyle, parasız yaşama başlamadan önce kendine ilkeler oluşturdu. İhtiyacı olan şeyi ya kendi imal edecekti ya da imalatçısını tanıması gerekiyordu. 6 aylık bir hazırlık sürecinin sonunda hala kendini tam olarak hazır hissetmiyordu. Kafasını karıştıran birçok şeye rağmen tek emin olduğu şey bu projeden vazgeçmeyecekti. İlk adımı bedava olarak artık kullanmadıkları eşyaları başka insanlarla paylaşanların kurduğu internet siteleri aracılığıyla bir karavan bulmak oldu. Tamamen bedava bu ev moralini düzeltti ve haftanın üç günü çalışması karşılığı karavanının bir çiftliğin arazisine rahatça park edebildi.

Mark Boyle, ‘Meteliksiz’ ile kendisiyle benzer hedefleri olan kişilere, düşüncelerini anlatmayı hedefliyor. Kişisel macerasının ötesinde enerjinin aşırı tüketimine, yerel ticaretin önemini yitirmesine, para nedeniyle insan ilişkilerinin geri planda kalmasına itiraz ediyor. Bu nedenle onun hareketi, felsefi yönüyle insanlık için başka türlü bir yaşam mümkün derken, kitabı da gündelik hayata dair detaylı açıklamalar içeriyor. Yabani yiyecek toplama dersleri, mantardan kağıt ve mürekkep yapma, roket ocak yapımı, doğal yöntemlerle saman nezlesi tedavisi, bedava konaklama seçenekleri gibi konulara dair faydalı bilgiler edinebilirsiniz.

M.Boyle güncesinden :

12 0cak 2009

Kalem aradım durdum. Babamın bana yirmi beşinci yaş günümde hediye ettiği dolmakalemi kullanıyordum. Ancak dün çalındı. Böyle bir durumda kalemsiz kalmak susuz kalmaktan daha kötü. Sabahtan beri sokaklarda kalem bulma umuduyla dolaşıyordum. Biraz çöp karıştırdım. Ama maalesef kalemden başka her şey vardı: klavyeler, daktilo şeritleri, küçülmüş sıfır-beş uçlar… Sonra Adliye Sarayına gittim. Kırık da olsa işime yarayacak bir tane bulabilir miyim diye bakındım mahkeme salonlarında. Hademenin biri kılığıma bakıp “ne arıyorsun hemşerim?” dedi küçümsercesine. “Kalem” dedim. “Yok kalem” dedi. “Hiç mi yok?” dedim. “Bas git” dedi. Üstelemedim. Ardından bir kahvehaneye girdim. Onca çengel bulmaca, sudoku, kare bulmaca panayırının içinde bir tanecik turuncu tükenmez buldum. Cebime atıp uzuyordum ki kahveci “Oralet?” dedi. “Sanmıyorum” dedim. “Hı?” dedi kafasını kaşıyarak. Lafı uzatmaktan korktum, emaneti masaya bırakarak çıktım. Sonra aklıma bir fikir geldi. Bir ilkokulun arka bahçesine gittim. Yerde birçok kalem, silgi, flüt pamuğu, bir müzik öğretmeni ve birkaç tane de yeşilay bağış zarfı vardı. İki kurşunkalem ve bir de tükenmez seçtikten sonra müzik öğretmenini orada bırakarak uzaklaştım.

4 Şubat 2009

Pek aç kaldığımı söyleyemem. Özellikle son bir haftadır çok iyi besleniyorum. Karavanımı parkettiğim yol kenarında meyve bahçeleri var. Elma, armut ve erik bol. Dün oldukça zor oldu ama. Ağaçtan topladığım erikleri ceplerime ve ön kısmını torba gibi büzdüğüm gömleğime doldurmuştum. Ağaçtan ineceğim sırada uzaktan koşa koşa bana doğru gelen beyaz sakallı, bastonlu bir amca gördüm. Ağza alınmayacak küfürler ediyordu. Topukladım. Arkamdan bastonunu fırlattı. Baston elma ağacına saplandı. Nefes nefese karavana girdim. Peşimden geliyor mu diye küçük penceremden baktım. İzimi kaybetmişti. Kendi kendine konuşarak gözden kayboldu. Küçük yatağıma atladım. Eriklerden birinden bir ısırık almıştım ki karavan sallanmaya başladı. Öyle şiddetle sallanıyordu ki önce deprem oluyor sandım. Birden bire camım kırıldı. Patlayan cam parçaları üzerime yağdı. O an camdaki dedeyle göz göze geldim. Karavanın tepesine çıkmış oradan baş aşağı bana bakıyordu. Üzerime doğru uçan şeyi son anda fark ettim. Kenara çekildiğim anda baston zınk diye yastığıma gömüldü. Şoför koltuğuna fırladım. Motoru çalıştırdım. Gaza asıldım. Karavan patinaj yaparak hareket etti. Zikzaklar çizerek asfalta çıktım. Dikiz aynasından baktığımda dede ortalıkta değildi. Bir nefes almama kalmadı arkamdan bastonuyla boğazıma saldırdı. Beni kıstırmıştı. Boğulmak üzereyken sert bir viraj aldım. Dede yana savruldu. Açık olan kapıdan dışarı düşecekken kapıya tutundu. Baston arkaya yuvarlanmıştı. Hızımı artırdım ve bir viraj daha döndüm. İçerdeki eşyalar ortalığa dökülürken dede daha fazla dayanamadı ve elini bıraktı. Dikiz aynasından yerde yuvarlandığını, takkesinin düştüğünü ve ayakkabılarından birinin çıktığını gördüm. Hızımı hiç kesmeden şehrin diğer ucuna kadar gittim. Uygun bir yer bulduğumda ilk işim uğursuz bastonu yuvarlandığı yerden alıp ikiye kırdıktan sonra bulduğum bir mazgal deliğine atmak oldu. Karavanın içine dağılan erikleri topladım ve afiyetle yedim.

17 Mart 2009

Karavanın benzini bitmiş. Üç gün boyunca mevlüttü, sünnetti, kına gecesiydi dolaştım. Kolonya dağıtma sırası geldiğinde avcumu açarak “Kolonya bana iyi geliyor, Allah razı olsun” dedim. Cebimden çıkardığım küçük şişeyi uzatıp, “Birazcık da yedek alabilir miyim? Sık sık bayılan bir insanım da” demeyi ihmal etmedim. Zaten sevinci yahut acısı yüzünden kolonya stoğunu problem etmeyen ev sahipleri beni çok üzmediler. Sonunda üç buçuk litre kolonya elde ettim. Bu beni bir sonraki durağıma kadar idare eder. Giderken arada bir öksürür gibi oluyor motor. Sanırım tütün kolonyası oranı biraz fazla. Bundan sonra limon kolonyasına ağırlık vereceğim.

30 Nisan 2009

Bu sabah bir mektup aldım. “Canın sıkılmıyor mu?” diye soruyor genç bir arkadaş. Ona şöyle yazdım: “Elbette canım sıkılıyor. Öyle zamanlarda gönüllü olarak çöp kamyonlarına yardım ediyorum, kamyonun arkasına asılarak gitmek çok keyifli. Ayrıca nevale de toplamış oluyorum.” Geçen ay bir yastık bulmuştum. İçinden iki tane cumhuriyet altını çıktı. Hemen kasaba gidip on beş kilogram pastırma ile değiş tokuş ettim. Bu para harcamak sayılmaz. Uzun süre pastırma yemiştim sadece. İnsanlar yanımdan geçerken “Evsizler de ne kadar pis kokuyor” diye söyleniyordu. Ben de içimden “Evsiz değil, tok” diyordum. (Kaynak:https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10150399675319909&set=a.33818869908.39783.587274908&type=3&theater)

“Günde sekiz saat boyunca yemek yiyemezsiniz.

Sekiz saat boyunca hiç durmadan bir şeyler içemezsiniz.

Sekiz saat boyunca seks yapamazsınız.

Ama sekiz saat boyunca hiç durmadan çalışabilirsiniz.

İşte insanlığın mutsuzluğuna neden olan en büyük şey budur.”

William Faulkner

Bisikletle yolculuk hayatını değiştirdi

Bisikletinin arkasında iki çanta… 4000 kilometre yol gitti. İstanbul’un karmaşasından çıkıp yollarda kendine yeni bir hayat çizdi. Geri döndüğünde yepyeni bir bakış açısı ve yepyeni bir yaşam onu bekliyordu.

Sinek Sekiz Yayınevi’nin kurucularından İrem Çağıl… Ekolojik yaşam ile ilgilenenler Sinek Sekiz Yayınevi’ni bir yerlerden duymuşlardır mutlaka… Çünkü Türkiye’de bu konuda kendini geliştirmek isteyenler için okuyabilecek çok fazla Türkçe kaynak yok… İşte Sinek Sekiz bu yüzden önemli. Kendi yağı ile kavrulan, “yaşama” gönül vermiş bir avuç genç insan Türkiye’deki bu eksikliği gideriyor, sessiz sessiz… Ekoloji Rehberi, Permakültüre Giriş, Slow Food Devrimi…. Bunlar bir solukta çıkardıkları kitaplar…

İrem Çağıl ile bir bisiklet yolculuğu ile başlayan hikayeyi konuştuk… Büyük şehirdeki yaşamdan bunalan ama bir çıkış yolu bulmakta zorlananlara bu haberi okumalarını öneririz…

– Nasıl başladı her şey?
Ben aslında bir mimarım. Mimarlık, tasarım alanlarında eğitimler aldım. Mimarlık okudum. Grafik üzerine mastır yaptım. Ama idealist bir öğrenciydim. Okulları bitirip kendime ideal olarak, hedef olarak koyduğum şeyleri yapmaya başladığımda, piyasanın pek de işimi yapmaya ve ona saygı duymaya yönelik olmadığını gördüm. Şunu da gördüm ki, mimarlık ya da mühendislik, aslında yaptığınız her neyse onu yapış şeklinize dair bir etik değeriniz yoksa hepsi aslında birbirine benzemeye başlıyor. Bunu farkettim. Patrona değil orada o işi yapan marangoza daha çok saygı duyduğumu farkettim. Çok hızlı bir tempo içinde iş yaparken bir yandan da bunları düşünüyordum. Ama farkettim ki, herkes işlerin peşinde, herkes basamakları tırmanmaya çalışıyor. Ben bazı şeyleri sorguluyordum niye böyle oluyor diye. Ve böyle olmayacak diyerek ben işi bıraktım.

O sırada çok da iyi bir yerdeydim, çok da iyi projeler yapıyordum ama hiç saygı duyamıyordum. Bırakmaya karar verdim. Ve böyle bir altı ay sonra bir yolculuğa çıkma fikri oluştu. İnsanların hayatlarında dönüm noktası olur. Hayatınız gidiyordur ama bir şey olur neredeyse beş on senesi tahmin edilecek şekilde giden o hayat bir anda başka bir yöne gider. Kaderinizin döndüğü bir an vardır. Benim de öyle oldu. 7 sene okulunu okuduğum, böyle yetiştirildiğim, böyle şeyler yapacağımı düşündüğüm bir şeyden bir anda, onu eleştirerek, onu sorgulayarak bir anda bırakmaya karar verdim. Bu çok sevdiğiniz, güvendiğiniz, annenizi babanızı “ha ben onun üvey evladıymışım” gibi bir anda farketmeniz gibi… Öyle bir şok gibiydi.

Bu olduktan sonra gündelik ritimden uzaklaşıp biraz düşünmeye karar verdim. Bir yandan da bu işlemediğini düşündüğüm sistemin bana has ya da bu sektöre özel bir durum olmadığını da farkettim. Bu aslında bu hayata bakış açısıyla ilgili bir şey. İşler daha profesyonelleştikçe insanların bütüncül bakışı kaybettiklerini farkettim. İnsanların birbirlerine olan güveni ve saygıyı kaybettiğini farkettim. Tek bir sektörle ilgili değil…

Bir yolculuğa çıkmaya karar verdim ve 2008’de haziran ayında bisikletle bir yola çıkmaya karar verdim. Üç aylık bir yolculuk yapacaktım ve ona göre bir rota hazırladım. Bisikletimin arkasında iki çanta ile yola çıktım. Yaklaşık 4000 kilometre yol gittim… Rotam İstanbul’dan Barselona’ydı. O yolculuk benim kendimi farkettiğim bir yolculuktu. Doğduğunuz andan itibaren size bir şey diyorlar. Ve bir şeylere koşuyorlar. Sen “şu okullara gittin” “sonra şusun” “şu olacaksın” “oldun mu?” gibi… Ortaokul, lise, üniversite, mastır böyle gidiyor. Ve hiçbir zaman kendinizin aslında ne olduğunuzu düşünmeye bir vaktiniz olmuyor. Tam tersi size söylenen ve sizden beklenen şeyleri karşılayabilmek için ne kadar zamanınız ve gücünüz varsa onları ortaya koymaya çalışıyorsunuz. Ben böyle kendime hedef koyduğum bir şeyleri bıraktığım anda kendimin ne olduğunu farketmeye başladım. Yine etrafımda olup bitenleri çok dolaysız bir şekilde, yani bir şeyken yani bir sıfatınız bir yeriniz varken herşeye o gözle bakıyorsunuz. Ama bir yeriniz yokken “ haa” diye bakıp olan neyse onu görüyorsunuz. Kendinize belirlediğiniz şey herşeye bakışınızı değiştiriyor.

– Tek başına mı yola çıktın?
Gerçek bir deli cesareti aslında. Böyle bakınca farklı rotalardan İstanbul’a çok gelen olduğunu görünce yola çıktım. Burdan İspanya’ya yola çıkan yok ama İspanya’dan buraya belki senede elli kişi çıkıp geliyor. O taraftan yollar var. Ama burdan oraya gitmenin düşüncesi oluşmadığı için yol yok gibi görünüyor. Böyle bir düzen var burada, “bu düzenin içinden nasıl çıkıp gidicem?” diye düşünüyor insan. İnsan bir çıkış yokmuş gibi hissediyor. Şehirde iç mekanlar ve dış mekanlar farkını yitirmiş gibi görünüyor. Çok tasarlanmış, çok belirlenmiş yerler. Sanki bir mimar büyük bir mimar tasarlamış, kapalı bir mekan gibiydi şehir benim için. Daraldığımı hissediyordum. Belki de o yüzden böyle büyük bir güçle “Ben dağ tepe gitmek istiyorum” dedim. Bu rotaları yapan insanların yazdıklarını okuyup, nasıl yaptıklarını araştırınca aslında çok kolay bir yol olduğunu gördüm. Tuna nehri, Romanya’dan Karadeniz’e dökülen, İsviçre dağlarından doğan bir nehir. Ve bu nehri bir ucundan yakaladığınız zaman, siz hiç kaybolmuyorsunuz. Bir gösterge veriyor. Avrupa’nın diğer nehirlerine göre daha düz. Ben de o yüzden üç ay boyunca Tuna Nehri’ni izleyerek İspanya’ya kadar gittim. Çoğunlukla dışarda kaldım. Çok az kampingde kaldım. Yanımda çadırım vardı. Yolda giderken belli bir zaman sonra haritalardan bakıp hesap yapıyordum. Bir yerleşim yerine gelmeden önce oraya girmeden önce hafif yoldan sapıp, güvenli olduğunu hissettiğim bir yerde çadır kurup kurup uyuyordum. Aslında bizim tehlike olarak düşündüğümüz şey “insan tehlikesi”. İnsan olmadığı zaman, kimsenin sizi göremediğiniz bir yer olsun. Orada hiçbir hayvan gelip size zarar vermez.

– Peki “insan tehlikesinden” nasıl korundun?
Türkiye’den çıkarken geçirdiğim dört gün bana bu konuda hayli bilgi verdi. Bir kere görünmez olmanız gerekiyor. İstanbul’dan Avcılar tarafından giderken o dersi almıştım. Hiç bisikletçi gibi görünmüyordum. Sanki o gün ordan ordaki evinden arkadaşına giden biri gibi görünüyordum. Yanımda hiç kıymetli birşey yoktu. Fotoğraf makinem bile çok eskiydi.
Bu yolculuk çok içe döndüğünüz ve çok fazla şey keşfettiğiniz bir yolculuk. Korku ve tedirginlik olursa keşfedebileceğiniz şeyleri keşfedemiyorsunuz. O yüzden korku ve tedirginlik yaratacak şeyleri eledim.
Bu yolculuk sırasında şehirde yaşarken bastırdığım bir sürü duyum gelişti. Mesela şunu farkettim. Kafanız bisikletle giderken orda olmazsa, normalde iş yaparken kafanız başka bir yerde olsa bile hiçbir şey olmuyor- mekanik olarak yapıyorsunuz ama bisikletle öyle değil. Bisikletle giderken tüm kontrol sizin kollarınızda. Aklınıza birşey geldiğinde “mesela düşer miyim” diye düşündüğünüz an düşünüyorsunuz. O yüzden sadece o ana fokuslanmanız gerekiyor. Medidatif bir durum gibi geldi bana. O anı görmek, neyse onu olduğu gibi kabul etmek…
Böyle olunca istediğiniz kadar kafanızda bir kask olsun, kafanız başka bir yerdeyse, düştüğünüzde o kask sizi korumuyor.

“MEDENİYETE DOĞRU GİTTİKÇE ÇOK FAZLA ŞEY KORKUNÇLAŞTI”

Bir yayınevi kurmaya inanmamı sağlayacak bir takım şeyler oldu bu yolculukta.
İstanbul Barselona rotasını seçtim. Bu bir yandan nehrin sağladığı bir rotaydı ama bir yandan da bir şey daha görmek istiyordum.. O da şu;
Orta üst sınıf bir ailenin Fransız lisesinde okuttuğu, ne kadar çok dil bilerse o kadar iyi olacağı düşünüldüğü bir ailede yetiştim. Bana “batı” hep bir şey olarak sunulmuş, kendim deneyimlememiştim. Genel olarak da “iyi” olarak sunulmuştu. Ama ben kendi rotamda adım adım ilerlerken, yani Bulgaristan, Romanya şeklinde giderken… Şöyle bir şey oldu, ben medeniyete doğru gittikçe aslında çok fazla şey korkunçlaştı. Uçakla gittiğinizde, diyelim İsviçre’nin bir şehrine gidiyorsunuz. Uçaktan indiğinizde herşey sizin hayatınızı kolaylaştırmak üzere yapıldığı için gerçekleri göremiyorsunuz. Bisikletle giderken göremeyeceğiniz bir çok şeyi görebiliyorsunuz. Yan yollardan, tarım arazilerinden, köylerden gidiyorsunuz. O zaman da medeniyet için birşeyleri yapılandırırken nelerin yokolduğunuzu görüyorsunuz. Bana bunları gösterdi yol. Herkes bana “Aman Romanya’ya dikkat et, seni öldürürler” dedi. Oysa Romanya’da hala beraber hasat yapan köylüler var. Onlar sadece fakir. Fakir olma sebepleri de belli. Çok verimli toprakları var. Macaristan daha zengin bir ülke ama tüm tarlaları tek tip mısır yetiştirilen, GDO’lu tohumlarla dolu Macaristan’ın… Yol boyu yukarılara gittikçe, köyler azaldı. Çeşmeler azaldı. Romanya, Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan’a kadar çeşmeler vardı. Bu benim ve benim gibi bir sürü hayvanın da hayatını kolaylaştıran bir şeydi. Suyun temiz ve bedava ve içilebilir olmasının ne denli önemli olduğunu çok net farkettim. Şu anda su ile ilgili bir sürü şey olup bitiyor. Değil ki bir çeşmenin olması HES’lerle bir su kaynağını kapatmak istiyorlar. Ben seyahatim sırasında çeşme olan ülkede çeşme olmayan bir ülkeye geçtiğimde bile ne kadar zorlandım…
Medeniyete doğru ilerledikçe, çeşmeler azaldı, atlar, hayvanlar, tarlalar azaldı, fabrikalar çoğaldı… Daha da gittikçe nükleer santraller arttı. İnsanların mutsuz olduğunu gördüm. Bunu bir gerçeklik olarak gördüm. Neyin için neyi feda ettiklerini gördüm… Bunu farkedince aslında hep hayatta sevdiğim “ağaca çıkmak istiyorum” “hayır çıkma”, “hayvanım olsun istiyorum” “hayır tüyü iyi değil”diye çocukken istediğim ve yapamadığım şeylerin doğru olduğunu farkettim ve çok mutlu oldum. Ve çok güçlendim…

“PEKİ NİYE BU KADAR SIKILMIŞIZ, BUNALMIŞIZ”
Bu kas gücü değil. Hedefe vardığınızda inanamıyorsunuz. Çünkü ben basit bir insanım, sporcu değilim, bisikletçi değilim. Hayat aslında herşeyi yapabileceğiniz muhteşem birşey. Bu çok iyi bir şey. Peki niye bu kadar sıkılmışız, bunalmışız… İnsan bunu keşfediyor ve çok iyi geliyor. Bunu sadece kendim için değil, sanki tüm insanlar için keşfetmiş gibi hissettim. Sonra dedim ki, insanın aslında doğadan ayrı bir yaratık olmadığının farkına varmamız gerektiğini anlamamız gerekiyor. Doğadan ne kadar ayırırsak kendimizi o kadar mutsuz oluyoruz. Bunu farketmek gerek. Ve bunu böyle teker teker insanlara anlatarak, ya da yolculuğun kitabını yazarak olmayacağını farkettim. Ben yolculuğun kitabını yazsam, “ben böyle birşey yaptım” olurdu… İnsanların anlaması zor gibi geldi. O yüzden doğa ile ve onunla olan ilişkimizle ilgili bir farkındalığa ihtiyacımız olduğunu farkettim. Ben yolculuk sırasında deneyimlediklerimde bildiğim diller sayesinde anlayabiliyordum. Benim bu yola çıkmama sebep olan, okuduğum ve daha da derinleştirerek okuduğum literatürün Türkiye’de olmadığını farkettim. İnsanların bu kitaplardan alabilecekleri ilhamla birşey yapabilecekleri birşey yapmak istedim.
Sinek Sekiz Yayınevi böyle doğdu. Ben sadece “bunu kuralım” diyen kişi oldum. Bu konularda kafa yoran, olup bitenleri sorgulayan ve yeni bilgileri araştıran, bir sürü kabiliyeti olan bir sürü arkadaşım vardı. Her biri bir şeye destek oldu. Kimi ile yayın listesini tartıştım, kimi çeviri yaptı, kimi web sitesine yardım etti. Böyle böyle çok farklı kişinin desteği ve yardımı oluştu. Ateşi ben yaktım ama onun yanmaya devam etmesini sağlayan bir sürü kişi oldu.

“YAPILACAK ÇOK ŞEY VAR”

Yayıncılık sektörünün ne kadar zor olduğunu görüyordum aslında. Ama yolculuğum sırasında şunu gördüm. Bisikletli olarak anayolda gitmeye çalışırsanız. Otoyolda mutlaka yıpranıyorsunuz. Çünkü orası size göre değil. Asfalt, yol ne kadar düzgün olursa olsun, yanınızdaki çok büyük araçlar o kadar hızlı geçiyorsunuz ki, çok fazla duman yutuyorsunuz ve gidemiyorsunuz. Yolda gördüm ki aslında herkese göre çok fazla yol var. Kamyon otoyoldan gidebilir. Bisikletli patikadan gidebilir, atlı araba tarladan gidebilir… Aslında yollar arttıkça bir yere ulaşma biçimi de değişiyor. İnsanlar tek tip değil, yollar da tek tip değil. Ama tüm farklı yolları yokedip, herşeyi 90 km. İle gidecek araç için yaptığımız zaman olmuyor. Bunu görünce, “biz küçük bir yayınevi kurarsak, tıpkı bisikletle otoyola girmemem gibi, açıp haritadan küçük yolları bulup gitmem ve bu sayede kimsenin rahatsız etmediği daha hızlı bir yolculuğum olması gibi… Demek gibi bizim de böyle bir yol bulmamız gerekiyor. Öbürüyle yarışmamız lazım” dedim. Ve bence bu işliyor…

Çevre ile ilgili konularda dünyayı insan olarak sizin ne kadar mahfettiğinizi anlatan kitaplar var. Bu kitapları okuduğunuzda “onlar çok büyük, ben çok küçüğüm, herşey bitti, sonumuz geldi. Ben yatağıma girip yorganımı çekeyim” diyorsunuz. Oysa iyilikle kötülüğün sayısı karşılaştırılamaz…
Şu sarmaşığa bakın. “Ben burda bitmeyeyim, bana göre bir yer değil” demiyor, tüm binayı sarıyor. Tıpkı onun gibi böyle kitaplar var. Size birşey yapabileceğinizi gösteren, sizi doğayla çatıştıran değil de yeniden anlatan kitaplar var.

Bana yol gösteren çok insan oldu. İnandığım, yaşama şeklini gördüğüm insanlara kulak verdim. Mesela Permakültüre Giriş kitabını bana ilk Buğday Derneği’nden Güneşin Aydemir verdi. Bu konuda çalışan insanlar birbirlerini destekliyor. Böyle bir görünmez bir ağ var sanki.

Bütün bu şeyler “şurdaki kuşları öldürelim, şurdaki çiçekleri yokedelim” diyerek başlamıyor. Tüm amaç “kendimizi varetmek”. Aslında bisikletle giderken “ne kadar az şeye ihtiyacımız olduğunu farkettim”. Bazı şeyler boş ve hiçbirşeye yaramıyor. Mesela yolda bir muz yediğimde bana iki saatlik enerji veriyordu, ama uyduruk bir çikolata yediğimde bana enerji vermiyordu. Besin çok önemli ve iyi besine ihtiyacımız var. İnsan olarak çok az şeye ihtiyacımız var. Benim üç ay boyunca hiçbir şeyim yoktu. İki çantam vardı o kadar. Kendimi çok özgür hissediyordum. Çok iyi oksijen alıyordum.

Bu konuda yazılmaya başlanmış literatür, yetmişlerde yani çevre hareketinin güç kazandığı yıllarda ortaya çıkıyor. Yani birşey yok olduğunda onun mücadelesi başlıyor, yetmişlerin başında modernleşmenin getirdiği bozulmanın farkedildiği yıllar. O zamanlar literatür oluşmaya başlıyor. Yeşil politika, yeşil mücadele, ekoloji ve sürdürülebilirlik kavramları ortaya çıkıyor.
Kitaplar burda sizin bir şey yapmanızı sağlıyor. Ancak siz şunun yerine şunu yaparsanız birşeyler değişecek. Kitaplar da buna ağırlık veriyor.

Dünyanın bir çok yerinde ekosistemler bozulduğunda ona bağlı yaşayan insanlar, yerli kültürler yokoluyorlar. Şehre göçetmek zorunda kalıyorlar. Çevre hareketinin en çok önem verdiği şey o insanların hayatta kalmasını sağlayabilmek.

Şimdi artık şehirden köye geri dönenler var. Neo çiftçiler var. Bizde çok yeni. Ama mesela Bodrum’a yirmi sene önce gelmiş bir çift var. Amerika’da hiç köylünün kalmadığını farkedip Bodrum’a gelmişler. Şehirde bunalan ama ne yapacağını bilmeyen çok fazla insan var. İstanbul’dayken burdan çıkış yokmuş gibi görünüyor ama öyle değil… Yapılacak çok şey var…
Haber:Ayzen Atalay Durmuşoğlu
ntvmsnbc
Güncelleme: 07:45 TSİ 08 Temmuz. 2011 Cuma

BaskaMümkünler Notu: Kaynak; http://www.ntvmsnbc.com/id/25227376